ABD Başkanı Donald Trump, NATO Zirvesi için Türkiye’de bulunduğu sırada, üç hafta önce başlatılan müzakere sürecinin sona erdiğini ve ABD ile İran arasındaki ateşkesin bittiğini açıkladı.
Trump, “Bence bitti. Artık onlarla uğraşmak istemiyorum, onlar pislik” ifadelerini kullandı.
Her iki taraf da ateşkesi tam olarak uygulamamış olsa da, 17 Haziran’da Mutabakat Zaptı’nın imzalanmasından bu yana saldırılar yeniden ve daha yoğun şekilde başladı.
Washington ve Tahran, üstünlük mücadelesinden vazgeçmeyerek çatışmanın yeniden tırmanmasına zemin hazırlıyor.
Chicago Üniversitesi’nden siyaset bilimi profesörü Robert Pape, BBC’ye yaptığı açıklamada, “Sorun şu ki Trump, uğradığı stratejik yenilgiyi kabul etmek istemiyor” dedi.
Savaşı başlatan nedenlerin büyük kısmı hâlâ geçerliliğini korurken, Trump yönetiminin hedeflediği rejim değişikliği, nükleer anlaşma ve İran’ın balistik füze programının etkisizleştirilmesi gibi amaçların hiçbiri gerçekleşmedi. Bu başlıkların çoğu, gelecekteki müzakerelere bırakıldı.
Çatışma, İran’ın etkisini sınırlamak yerine İslam Cumhuriyeti’ni bölgesel bir güce dönüştürdü. Ayrıca, İran’ın Hürmüz Boğazı üzerindeki kontrolü ve deniz taşımacılığını hedef alma kapasitesi, küresel ekonomi üzerinde baskı oluşturdu.
Pape, “Bu savaşın sonucunda İran daha da güçlendi ve bölgedeki güç dengesi değişti” değerlendirmesinde bulundu.
86 yaşındaki dini lider Ayetullah Ali Hamaney’in yerine, öldürülmesinin ardından 56 yaşındaki oğlu Mücteba Hamaney geçti. Bu süreçte İran’ın lider kadrosu da “ne savaş, ne barış” statükosunu terk etti, ABD üslerine saldırılar düzenledi ve komşu Körfez ülkelerini hedef aldı.
Tahran’ın silahlı insansız hava araçları ve balistik füzelerle gerçekleştirdiği saldırılar, Körfez’in petrol monarşilerinde Amerikan güvenlik şemsiyesine olan güveni zayıflattı. Bu gelişmelerin ardından Suudi Arabistan’ın bir uzlaşma zirvesi düzenlediği bildiriliyor.
Ancak bu gelişmeler müzakere masasına yansımadı. ABD ve İran arasındaki ilişkilerde baskı ve direniş dinamikleri hâlâ belirleyici olmaya devam ediyor.
14 maddelik Mutabakat Zaptı, Hürmüz Boğazı’nın yeniden açılmasını ve küresel enerji piyasası üzerindeki baskının hafiflemesini, ayrıca İran’ın nükleer programı ve bölgesel vekil güçlere verdiği destek gibi karmaşık konularda müzakerelerin başlamasını öngörüyordu.
Ancak nükleer başlıklara geçilmeden önce, Mutabakat Zaptı’nın yorumu bile rekabet alanına dönüştü. Tahran ve Washington, savaş sonrası düzenin şartlarını belirlemek için karşı karşıya geldi.
Bu rekabet, özellikle üç alanda öne çıkıyor: Hürmüz Boğazı, Lübnan ve İran’ı savaşı bitirmeye teşvik etmek için önerilen yeniden inşa fonu.
Hürmüz Boğazı, bu rekabetin en belirgin örneği olarak öne çıkıyor.
Pape, “(Trump) İran’ın Hürmüz Boğazı üzerinde kontrol sahibi olmasını kabul edemiyor” derken, Mutabakat Zaptı’nın imzalanmasının ardından ABD’li yetkililerin anlaşmanın çeşitli hükümlerini zayıflatmaya çalıştığını belirtiyor.
ABD, Umman’la birlikte, Tahran’la daha az koordinasyon gerektiren alternatif bir güzergah oluşturmayı hedefliyor.
İran ise Hürmüz Boğazı’nı yönetme konusundaki ısrarını sürdürüyor.
Berlin’deki Alman Uluslararası ve Güvenlik İşleri Enstitüsü’nden Hamidreza Azizi, “Tahran açısından bakıldığında, İran’ın tavizi 60 günlük süre boyunca geçiş ücretlerinden vazgeçmekle sınırlıydı. Deniz geçişini düzenleyen düzenlemelerdeki rolünden feragat etmek değildi” dedi.
Washington, artan askeri varlığı veya alternatif güzergah oluşturulmasını sadece seyir serbestisini korumaya yönelik bir önlem olarak görebilir.
Ancak Tahran için mesele transit ücretlerinden çok daha fazlası; Hürmüz Boğazı, İran’ın jeopolitik etkisinin temel unsuru.
Azizi, “Buradaki mesele, İran’ın boğazı yönetmedeki öncü rolünün tanınması. Alternatif güzergah İran’ın rızası olmadan oluşturulursa, Tahran bunu stratejik bir kozun kaybı olarak görecektir” ifadelerini kullandı.
Benzer bir güç mücadelesi Lübnan konusunda da yaşanıyor.
Mutabakat Zaptı, İran’ın Hizbullah dahil bölgesel vekil gruplarla ilişkilerine dair bir ifade içermese de, anlaşma tüm tarafların askeri operasyonları durdurmasını ve Lübnan’ın egemenliğini garanti etmesini şart koşuyor.
Kısa tutulan maddeler, İsrail güçlerinin çekilmesini öngörmüyordu. Birçok analist, Mutabakat Zaptı’na Lübnan’ın dahil edilmesini İran’ın en büyük kazanımlarından biri olarak değerlendirdi.
Bu durum, Lübnan’ın daha geniş jeopolitik çatışmaların çözümünde merkezi bir rol üstlendiğini gösteriyor.
Azizi, “ABD ise bunu daha dar bir çerçevede yorumluyor: Lübnan’ın egemenliği ve toprak bütünlüğünün teyidi olarak… Tahran’a ülkenin gelecekteki siyasi sürecinde özel bir rol atfetmek zorunda olmadan…” dedi.
Aynı zamanda Washington, paralel bir diplomatik hat başlatarak bu gelişmeyi sulandırmaya çalıştı. Tahran’ın bakış açısından, ABD arabuluculuğunda hızlanan Lübnan-İsrail görüşmeleri, İran’ı devre dışı bırakma girişimi olarak görülüyor.
Hürmüz Boğazı’nın yeniden açılması karşılığında İran’ın ne tür bir mali rahatlama bekleyebileceği ve buna hangi koşulların eşlik edeceği ise belirsizliğini koruyor.
Yaptırımların ne ölçüde ve ne zaman hafifletileceği, dondurulmuş fonların çözülmesi gibi konularda farklı haberler bulunuyor.
En tartışmalı başlıklardan biri ise Trump’ın en sadık destekçilerini bile alarma geçiren 300 milyar dolarlık özel yeniden inşa fonunun duyurulmasıydı.
ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, haziran ayında Körfez ülkelerine yaptığı ziyarette, İran’a ortak yatırımın; İran’ın füze ve SİHA programlarında değişiklikler ile İslam Cumhuriyeti’nin bölgesel davranışında dönüşüm gibi şartlara bağlı olduğunu açıkça belirtti. Bu şartların hiçbiri orijinal Mutabakat Zaptı’nda yer almıyordu.
Bu yaklaşım, ekonomik teşviklerin İran’ın dış politikasını etkilemek için bir araç olarak kullanılmak istendiğini gösteriyor.
Anlaşmayı bir zafer olarak sunan İran ise giderek artan şartlara tepki gösteriyor.
İran Dışişleri Bakan Yardımcısı Kazem Gharibabadi, Trump’ın son tehditlerini “bir güç göstergesi değil, aksine yıllardır kaba kuvvet, yaptırımlar ve tehditler üzerine kurulu bir politikanın başarısızlığının itirafı; İran milletini diz çöktüremeyen bir politikanın itirafı” olarak nitelendirdi.
Her iki taraf da kendi pozisyonunu savunduğunu düşünse de, aynı eylemler karşı taraf tarafından krizin yeni bir aşamasının başlangıcı olarak yorumlanabiliyor.
Siyaset bilimci Pape, bu durumu “tırmanma tuzağı” olarak tanımlıyor; her sınırlı eylemin karşı taraftan sınırlı bir karşılık doğurduğu bir süreç.
Böyle bir döngüde, tarafların hiçbiri tam ölçekli bir savaş istemeyebilir ancak yavaş yavaş böyle bir çatışmanın içine çekilebilirler.
Hürmüz, Lübnan ve yatırım fonu örnekleri, Tahran ile Washington’ın hâlâ karşılıklı tavizlerin getireceği ortak faydalara odaklanmak yerine, savaş sonrası düzeni şekillendirmek için sert bir rekabet içinde kilitli kaldığını gösteriyor. Bu da yıpratıcı çatışmadan çıkış yolunu bulmayı zorlaştırıyor.
Bu içerik hazırlanırken faydalanılan kaynaklar: ekonomim.com