Fed’deki liderlik değişiminin, ekonomik belirsizliklerin arttığı bir döneme denk gelmesi bekleniyor. Faiz indirimi beklentileri sıfıra çekilmiş durumda, özel sektörde istihdam artışı neredeyse yok ve trilyonlarca dolarlık borcun yeniden finanse edilmesi gerekiyor. Bu faktörlerin her biri tek başına yönetilebilir olsa da, bir araya geldiklerinde 2026 için ciddi makroekonomik kısıtlar oluşturuyor.
Beklentiler Gözden Geçirildi
Wells Fargo, 6 Nisan’da faiz değişikliği beklentisini güncelledi. Reuters’ın aktardığına göre banka, bu yıl için öngördüğü iki faiz indiriminden vazgeçti. Banka, geçici bir enflasyon artışı ve artan belirsizlik nedeniyle bu kararı aldı.
Özellikle jeopolitik çatışmalara bağlı enerji şoklarından kaynaklanan enflasyonun kalıcı olduğu görülüyor. Tahvil piyasası da bu durumu, getirileri yukarı çekerek ve ABD borcunu tutmak için daha yüksek risk primi talep ederek net biçimde ortaya koydu.
Öte yandan Fed Başkanı Jerome Powell, işgücü piyasasındaki zayıflığı kabul etti. Powell, 18 Mart’ta yaptığı açıklamada, son altı aydaki istihdam artışı trendinin fazla sayılmış olabileceğini ve özel sektörde net istihdam artışının fiilen sıfır olduğunu belirtti.
Powell’ın görev süresi 15 Mayıs’ta sona eriyor. Ona göre ekonomi çökmüyor ancak anlamlı bir büyüme de göstermiyor. Normal koşullarda bu tür bir durgunluk, para politikasında gevşemeyi gerektirebilirdi. Ancak enflasyon risklerinin arttığı ve tahvil piyasalarının zaten tedirgin olduğu bir ortamda Fed’in faiz indirmesi mümkün görünmüyor. Bu da geleneksel politika tepkisinin devre dışı kalmasına yol açıyor.
Piyasalarda “Fed put” olarak bilinen, merkez bankasının gerektiğinde piyasaları destekleyeceği beklentisi de ortadan kalkmış durumda.
40 Trilyon Dolarlık Sorun
Asıl büyük sorun ise yeniden finansman ihtiyacı. ABD’nin yaklaşık 40 trilyon dolarlık borcunun yönetilmesi için önümüzdeki yıllarda 12-15 trilyon dolarlık kısmının, bunun da yarısından fazlasının 2026’da, %4-5 aralığında ve yukarı yönlü riskle yeniden çevrilmesi gerekecek.
Hükümet, on yılı aşkın süredir düşük borçlanma maliyetlerinden faydalanıyordu. Ancak bu dönem sona erdi. Yeniden finansman maliyetindeki her yüzde puanlık artış, yüz milyarlarca dolarlık ek faiz gideri anlamına geliyor ve zaten sürdürülemez olan mali tabloyu daha da ağırlaştırıyor.
Dahası, ABD Hazine tahvillerine olan talepte zayıflama işaretleri görülüyor. Son ihaleler zayıf geçti ve yatırımcılar arzı karşılamak için daha yüksek getiri talep etti. Aynı zamanda, yapay zekâ yatırımlarının etkisiyle şirket tahvil ihracı da hızlandı ve sermaye için doğrudan rekabet oluştu.
Bu tablo, sabit getirili piyasalarda arzın talebi aştığı ve “tahvil bekçileri” olarak bilinen yatırımcıların güç kazandığı bir ortam yaratıyor.
Tüm bunlara ek olarak, piyasaların gözden kaçırabileceği bir dış faktör daha var. Japonya Merkez Bankası, onlarca yıl boyunca ultra düşük faizlerle küresel likiditenin temelini oluşturdu ve büyük ölçekli yen carry trade işlemlerine imkân sağladı. Ancak Japonya’da getiriler son yılların en yüksek seviyelerine çıkınca sistem değişmeye başladı. Japonya Merkez Bankası’nın politika faizi %0,75 seviyesinde bulunuyor ve Polymarket, 28 Nisan’daki toplantıda 25 baz puanlık artış olasılığını %63 olarak fiyatlıyor.
Getiriler yükseldikçe, yen borçlanmanın ekonomik avantajı ortadan kalkıyor. Eğer bu carry trade işlemleri topluca çözülmeye başlarsa, küresel varlıklarda—ABD Hazine tahvilleri dahil—satış baskısı oluşabilir.
Tüm bu gelişmeler, Trump yönetiminin dalgalı dış politikasından bağımsız olarak, kolay çözülemeyecek bir döngüye işaret ediyor. Büyümede yavaşlama, yeniden yükselen enflasyon ve pahalı yeniden finansman ihtiyacı, tüm varlık sınıflarında zorunlu tercihlere ve yüksek oynaklığa yol açabilecek yapısal bir kısıt oluşturuyor.
Artık asıl soru, Fed’in ne zaman faiz indireceği değil, tahvil piyasasını bozmadan herhangi bir adım atıp atamayacağı.
Fiyat Takibi: Vanguard Total Bond Market ETF (BND), yıl başından bu yana %0,43 değer kaybetti.
Bu içerik hazırlanırken faydalanılan kaynaklar: Benzinga