Amerika’nın ulusal borcu bu ay 40 trilyon doları aştı. Son beş ayda 1 trilyon dolar eklenerek rekor hızda büyüdü. Bu rakam başlı başına dikkat çekici olsa da asıl önemli olan, borcun artış hızının artık bu borcu ödeyecek ekonominin büyüme hızını geçmesi. Yani sistem kendi kendine işleyen bir döngüye girmiş durumda.
Borcun saniyede yaklaşık 91 bin dolar, günde ise neredeyse 8 milyar dolar arttığı belirtiliyor. Şu anda her ABD hanesine düşen borç yükü 295 bin dolara ulaştı; bu tutar sadece son bir yılda 21 bin dolar artış gösterdi.
Yıllık faiz maliyetleri 1,2 trilyon doları aşarak ilk kez ABD savunma bütçesinin önüne geçti ve 2020’den bu yana neredeyse üç katına çıktı. Bu tabloya ne bir resesyon, ne bir savaş, ne de bir politika hatası neden oldu; mevcut yasalar zaten bu sonucu üretiyor ve süreç otomatik olarak kötüleşmeye devam ediyor.
Bu dönüm noktası, 30 yıllık ABD Hazine tahvili getirisinin 2007’den bu yana en yüksek seviyesine ulaşmasıyla aynı zamana denk geldi. 10 yıllık tahvil ihaleleri de neredeyse yirmi yıldır görülmeyen seviyelerden geçti.
Süregelen enflasyon baskısı, Hürmüz Boğazı’na ilişkin tıkanan ateşkes görüşmeleri, Fed’deki liderlik belirsizliği ve yapay zekâ altyapısı için artan kurumsal borçlanma, Washington’un her ihalede ihtiyaç duyduğu aynı yatırımcı havuzu için rekabet ediyor.
Bu kadar büyük bir borcun satılması gerektiğinde, alıcı bulmanın bedeli daha yüksek getiri oluyor. Daha yüksek getiri ise gelecek yıl daha büyük bir faiz faturası anlamına geliyor.
Bu tabloyu duygudan ziyade matematik olarak tanımlamaya devam ediyorum; çünkü durum tam olarak bu. Faiz, bu faizi ödeyecek ekonominin gelir üretme hızından daha hızlı bileşik şekilde büyüyor. Geçen yılın faiz faturasını karşılamak için alınan her yeni borç, bu yıl daha büyük bir faiz yükü yaratıyor. Beyaz Saray’da kimin oturduğundan ya da Fed’in bir sonraki adımından bağımsız olarak bu mekanizma işliyor.
Kongre Bütçe Ofisi, bu gidişatın otomatik olarak daha da kötüleşmesini bekliyor. Halka açık borç, bugün ABD ekonomisinin büyüklüğüne yakın ve 2036’da GSYH’nin yüzde 120’sine ulaşacağı öngörülüyor. Yıllık bütçe açığının önümüzdeki on yıl içinde 3 trilyon doları aşması ve bu dönemde toplam borca 24 trilyon dolar eklenmesi bekleniyor.
Amerikalı yatırımcılar için bu aktarım doğrudan ve şimdiden gözle görülür durumda. Ortalama 30 yıllık mortgage faizi yüzde 6,66 seviyesinde; bu oran, ocak 2021’deki yüzde 2,65’lik dip seviyenin iki katından fazla. 10 yıllık Hazine tahvili getirilerindeki her artış, alıcıların ödeyebileceği tutarı daraltıyor ve yeniden finansmanı caydırıyor.
Şirketler ise her yeni tahvilde bu getirinin üzerine bir kredi spread’i ödüyor. Bu maliyet, özellikle yapay zekâ patlamasını finanse eden veri merkezi yatırımları gibi sermaye yoğun sektörlerde daha ağır hissediliyor. Yüksek getiriler, piyasaların gelecekteki kazançlara biçtiği değeri de aşağı çekiyor; bu yıl büyüme ve yarı iletken hisselerinde görülen sert dalgalanmaların arkasında da aynı mekanizma var.
Hükümetin kendi borcuna ödediği ortalama faiz oranı yüzde 3,44’e yükseldi; bu oran bir yıl önce yüzde 3,40’tı. Küçük gibi görünen bu artış, 40 trilyon dolarlık toplam borca uygulandığında onlarca milyar dolarlık ek maliyet anlamına geliyor.
Bu risk ABD sınırlarını da aşıyor. Yabancı yatırımcılar, ABD devlet borcunun yaklaşık 9,4 trilyon dolarını elinde tutuyor; bu, toplamın dörtte birine yakın. Japonya 1,1 trilyon doların üzerinde, Birleşik Krallık yaklaşık 950 milyar dolar, Çin ise 659 milyar dolar ile başı çekiyor. Çin’in elindeki tutar, 2013’teki 1,3 trilyon dolarlık zirvenin oldukça altında; Pekin rezervlerini çeşitlendirmeye devam ediyor.
ABD tahvil getirilerindeki kalıcı artış, küresel sermayeyi dolar varlıklarına çekiyor; bu da doları güçlendiriyor ve ABD dışındaki finansal koşulları sıkılaştırıyor. Sonuç olarak, Avrupa’daki şirket ihraççıları ve gelişmekte olan ülke hükümetleri için borçlanma maliyetleri yükseliyor.
Tahvil satış dalgası sadece ABD ile sınırlı değil; bu nedenle yatırımcıların küresel ölçekte dikkatli olması gerekiyor. Japonya’da 10 yıllık tahvil getirisi yüzde 2,95’e çıkarak 1996’dan bu yana en yüksek seviyeye ulaştı. Japonya Merkez Bankası, eylül gibi erken bir tarihte faiz artışına hazırlanıyor ve yıllardır ABD ve Avrupa borcuna yönelen carry trade pozisyonlarını çözmeye başlıyor. Birleşik Krallık’ta 10 yıllık tahviller neredeyse yirmi yıldır ilk kez bu kadar uzun süre yüzde 5’in üzerinde kaldı. Almanya’da ise tahvil getirileri 2011’den bu yana en yüksek seviyede.
Yapay zekâ altyapısı şirketleri, bu yıl tek başına yaklaşık 1,5 trilyon dolarlık kurumsal tahvil ihraç etti. Bu durum, yatırımcı sermayesini devlet tahvillerinden uzaklaştırıyor ve tüm ülkeleri aynı yatırımcı havuzunu çekebilmek için daha yüksek getiri sunmaya zorluyor.
Hisse senedi piyasaları da bu baskıyı fiyatlamaya başladı. Nasdaq Composite bu ay tek bir seansta yüzde 1,33, S&P 500 ise yüzde 0,69 geriledi. 30 yıllık Hazine tahvili getirisi 2007 zirvesine ulaşırken, teknoloji sektörü S&P’nin 11 sektörü arasında en zayıf performansı gösterdi.
Yarı iletken ve depolama şirketleri en sert darbeyi alırken, sağlık ve zorunlu tüketim hisseleri yatırımcıların defansif pozisyonlara yönelmesiyle daha iyi performans gösterdi. Bu tablo, yüksek iskonto oranlarının mekanizmasıyla uyumlu: Bir şirketin kazançları ne kadar ileriye dönükse, uzun vadeli getiriler yükseldiğinde değerlemesi o kadar fazla etkileniyor.
Döviz piyasaları ise alışılmadık bir sinyal veriyor. Teorik olarak, yüksek getiriler sermaye çekmeli ve doları güçlendirmeli. Ancak ABD Dolar Endeksi, son bir ayda yüzde 2,51 geriledi; oysa Hazine tahvili getirileri çok yıllık zirvelere tırmandı. Bu ayrışma, yatırımcıların kredi ve mali riskleri doğrudan para biriminin kendisine fiyatladığı şeklinde yorumlanıyor; doları otomatik bir güvenli liman olarak görmüyorlar.
Bu değişim, Hazine’nin borçlanma maliyetlerini yönetmek için tahvil geri alım operasyonlarını genişletmesiyle aynı döneme denk geldi. Ancak piyasalar, bu politika adımını sorunun çözümü değil, teyidi olarak okuyor.
On yıl boyunca düşük ve istikrarlı getirilere göre inşa edilen portföyler, artık çoğu yatırımcının yeniden fiyatlamadığı riskler taşıyor. İki yıl önce zararsız görünen vade riski, ABD’de ve küresel ölçekte dengeli portföylerde sessizce gömülü en tehlikeli unsurlardan biri olabilir. Piyasalar ise 40 trilyon dolarlık borcu fazlasıyla arka plan gürültüsü olarak görmeye devam etti.
Bu, artık kendi kendini besleyen tehlikeli bir borç sarmalı. Geriye kalan asıl soru ise, piyasalar herkesi buna zorlamadan önce kaç yatırımcının bu gerçeği fark edeceği.
Bu içerik hazırlanırken faydalanılan kaynaklar: investing.com