ABD ile İran arasında altı ay önce başlayan savaş, artık Washington ile Tahran arasındaki askeri hesaplaşmanın çok ötesine geçmiş durumda. İran’ın nükleer programından füze kapasitesine, Hürmüz Boğazı’ndan küresel enerji piyasalarına, uluslararası deniz taşımacılığından Orta Doğu’daki güç dengelerine kadar uzanan savaşın altı aylık bilançosu, “Kim kazandı?” sorusundan çok “Kim ne kadar kaybetti?” sorusunu öne çıkarıyor. ABD ve İsrail saldırıları İran’ın askeri altyapısına ve nükleer programıyla bağlantılı tesislerine ağır zarar verirken Tahran saldırı kapasitesini tamamen kaybetmedi. Washington ise askeri üstünlüğüne rağmen bunu henüz kesin ve kalıcı bir siyasi sonuca dönüştürebilmiş değil.
Altı ayın sonunda savaşın hesabı hâlâ açık
ABD ile İran arasında savaşın başlamasının üzerinden altı ay geçerken, bu süre çatışmanın yalnızca Washington ile Tahran arasında yürütülen klasik bir askeri mücadele olmadığını açık biçimde ortaya koydu. Savaşın etkileri İran’ın nükleer programından balistik füze kapasitesine, küresel enerji piyasalarından uluslararası deniz taşımacılığına ve Orta Doğu’daki güç dengelerine kadar geniş bir alana yayıldı. Altı ayın sonunda ise savaşın bilançosuna ilişkin en temel soru hâlâ yanıt bekliyor: Taraflar ne elde etti, ne kaybetti ve savaş öncesinde belirledikleri hedeflerin ne kadarına ulaşabildi? Son değerlendirmeler, ABD ve İsrail tarafından gerçekleştirilen saldırıların İran’ın askeri kapasitesine ve nükleer programıyla bağlantılı tesislerine önemli ölçüde zarar verdiğini gösterirken, Tahran’ın saldırı düzenleme yeteneğini tamamen kaybetmediği, elinde hâlâ önemli miktarda füze ve insansız hava aracı kapasitesi bulunduğu belirtiliyor. Daha önemlisi, altı aylık yoğun askeri mücadeleye rağmen savaş henüz nihai bir siyasi çözüme ulaşmış değil. Diplomatik kaynakların aktardığı değerlendirmelerde altı ay sonunda ortaya çıkan tablo, askeri ve ekonomik sonuçları devam eden “maliyetli bir çıkmaz” olarak tanımlanırken, bu durum ABD’nin askeri üstünlüğünü siyasi bir sonuca dönüştürmekte karşılaştığı güçlüğü ve İran’ın aldığı ağır darbelere rağmen mücadeleyi sürdürebildiğini ortaya koyuyor.
Washington vurdu ancak hedeflerin tamamına ulaşamadı
ABD’nin savaşın başlangıcından itibaren belirlediği stratejik hedeflerin merkezinde İran’ın nükleer ve balistik füze kapasitesinin zayıflatılması, askeri altyapısının önemli bir bölümünün imha edilmesi ve Tahran’ın bölgedeki müttefiklerine verdiği desteğin azaltılması bulunuyordu. Ancak altı ayın sonunda ortaya çıkan tablo, gerçekleştirilen saldırıların büyüklüğü ile elde edilen siyasi sonuç arasında ciddi bir mesafe bulunduğunu gösteriyor. Washington bazı askeri hedeflerine ulaşmasına rağmen İran’ın nükleer ve füze programlarını yeniden inşa etmesinin kalıcı biçimde engellenip engellenemediği hâlâ tartışmalı. Başka bir ifadeyle İran ağır darbeler aldı ancak sahip olduğu stratejik kapasitenin tamamen ortadan kaldırıldığı söylenemiyor. Daha önce Irak’ta görev yapmış olan ve Pentagona yakın siyasi kaynaklar, ABD’nin savaşın başında ortaya koyduğu temel stratejik hedeflerin tamamına ulaşamadığı görüşünde. Bu kaynaklara göre özellikle İran’ın nükleer programının sınırlandırılması, füze kapasitesinin önemli ölçüde azaltılması ve Tahran’ın bölgesel müttefikleri üzerindeki etkisinin kırılması konularında Washington istediği kesin sonucu henüz elde edemedi. İran’ın Orta Doğu’daki güç denklemlerini etkilemesini sağlayan bazı temel araçlarını korumayı başarması, savaşın altıncı ayında ABD açısından en önemli stratejik sorunlardan biri olmaya devam ediyor.
İran ayakta kaldı ancak faturası ağır oldu
İran’ın altı ay boyunca savaşı sürdürebilmiş olması ise Tahran’ın bu süreçten kayıpsız çıktığı anlamına gelmiyor. ABD ve İsrail saldırıları İran’ın askeri kapasitesine ciddi zarar verirken ülke ekonomisi, savaşın doğrudan maliyetinin yanı sıra ağırlaşan yaptırımlar nedeniyle de giderek daha büyük bir baskıyla karşı karşıya kaldı. İran’ın hava savunma sistemleri, deniz kuvvetleri ve füze kapasitesinin önemli ölçüde zarar gördüğü belirtilirken, buna rağmen Tahran’ın hâlâ saldırılarını sürdürebilecek miktarda füze ve insansız hava aracına sahip olduğu yönünde değerlendirmeler bulunuyor. İranlı siyasi kaynaklara tarafından aktarılan değerlendirmeler de İran’ın özellikle hava savunma, deniz ve füze kapasitesinin ağır kayıplara uğradığını ancak saldırı kabiliyetinin tamamen ortadan kalkmadığını ortaya koyuyor. Dolayısıyla İran açısından altı aylık savaşın bilançosu iki yönlü bir tablo sunuyor: Tahran askeri ve ekonomik açıdan son derece ağır bir bedel ödedi ancak Washington’ın kendisini tamamen etkisiz hale getirmesine de izin vermedi. Bu durum, savaşın neden hâlâ kesin bir askeri veya siyasi sonuca ulaşmadığının en önemli nedenlerinden biri olarak değerlendiriliyor.
Hürmüz dünyanın cebine 330 milyar dolarlık fatura bıraktı
Savaşın maliyeti yalnızca İran ekonomisi, ABD savunma bütçesi veya iki tarafın askeri kayıplarıyla sınırlı kalmadı; enerji sektörü, uluslararası ticaret ve küresel deniz taşımacılığı da çatışmadan doğrudan etkilendi. Özellikle Hürmüz Boğazı çevresindeki deniz trafiğinin aksaması küresel enerji piyasaları üzerinde ciddi baskı oluştururken, petrol, petrol ürünleri ve sıvılaştırılmış doğal gazın taşınması ve sigortalanmasının maliyetleri yükseldi. ABD Dışişleri Bakanlığının hazırladığı özel bir rapor dikkat çekici. Bu rapordaki tahminlerine göre Hürmüz krizinin enerji ithalat maliyetlerini yükseltmesi nedeniyle fosil yakıt ithalatçıları son altı ay içerisinde yaklaşık 330 milyar dolar ilave maliyetle karşı karşıya kaldı. Bu rakam, ABD-İran savaşının gerçek ekonomik faturasının yalnızca çatışan ülkelerin savunma bütçeleri üzerinden hesaplanamayacağını ortaya koyuyor. Enerji ithal eden ülkeler, uluslararası şirketler ve nihayetinde tüketiciler de Hürmüz’de yaşanan krizin ekonomik bedelini öderken, savaşın uzamasıyla birlikte küresel ticaret üzerindeki baskının daha da artabileceği değerlendiriliyor.
Hürmüz, İran’ın en güçlü baskı kartlarından birine dönüştü
Savaşın altı aylık döneminde Hürmüz Boğazı, İran’ın elindeki en önemli stratejik baskı araçlarından biri haline geldi. Boğazdaki deniz trafiğinin aksaması küresel enerji arzını etkilerken nakliye ve sigorta maliyetlerinin yükselmesine, petrol ve doğal gaz piyasalarında belirsizliğin artmasına neden oldu. Dünya petrol ticaretinin önemli bölümünün geçtiği Hürmüz’ün yeniden tam anlamıyla işler hale getirilmesi, savaşın ilerleyen dönemlerinde ABD yönetiminin başlıca hedeflerinden biri olarak öne çıktı. Iraklı, Katarlı ve ABD’li yetkililerin değerlendirmesine göre savaşın ilk aşamalarında Washington’ın öncelikleri İran’ın nükleer programı ve askeri kapasitesi üzerinde yoğunlaşırken, çatışmanın uzamasıyla birlikte Hürmüz Boğazı’nın açık ve güvenli tutulması çok daha acil bir stratejik hedefe dönüştü. Böylece savaşın hedefleri de çatışmanın süresi uzadıkça değişmeye başladı; başlangıçta İran’ın nükleer ve askeri altyapısının ortadan kaldırılması üzerine kurulan strateji, zaman içerisinde küresel enerji akışının güvence altına alınması ve Hürmüz’deki deniz trafiğinin yeniden normalleştirilmesi gibi daha acil hedefleri de içine alan çok daha geniş bir mücadeleye dönüştü.
Altı ay geçti, savaşın hedefleri de değişti
Habertürk’e değerlendirme yapan Iraklı analist Ahmed Al Haşimi göre savaşın kesin kazananı ve kaybedeni konusunda hüküm vermek için henüz erken. Al Haşimi, hem ABD’nin hem İran’ın ellerinde hâlâ önemli baskı araçları bulunduğunu, buna karşılık iki tarafın da ciddi kayıplar verdiğini belirtiyor. Üstelik savaşın sonuçları Washington ve Tahran’la sınırlı değil; petrol fiyatlarındaki dalgalanma, tedarik zincirlerindeki sorunlar ve uluslararası deniz taşımacılığındaki aksamalar nedeniyle dünya ekonomisi de savaşın maliyetini üstlenmek zorunda kaldı. Al Haşimi göre uzun süren savaşlarda başlangıçta belirlenen hedeflerin değişmesi olağan bir durum ve ilk hedeflerin gerçekleştirilmesinin zorlaşması tarafları yeni ve daha ulaşılabilir amaçlar belirlemeye yöneltiyor. ABD yönetiminin savaşın başlangıcındaki hedefleri arasında İran yönetiminin devrilmesi ile nükleer ve füze programlarının ortadan kaldırılması bulunurken, savaş uzadıkça Hürmüz Boğazı meselesinin çok daha acil bir hedef haline gelmesi de bu değişimin en somut örneklerinden biri olarak gösteriliyor.
Askeri savaş ekonomik savaşa dönüştü, Çin denkleme girdi
Çatışmanın askeri alandan yaptırımlara ve ekonomik mücadeleye doğru genişlemesiyle birlikte Çin de ABD’nin İran stratejisinde giderek daha önemli bir aktör haline geldi. Bunun temel nedeni Pekin’in İran petrolünün en büyük alıcısı olması. Ancak Al Haşimi, İran’ın doğrudan bir ABD-Çin çatışma sahasına dönüşmesini beklemiyor; Washington ile Pekin arasındaki ekonomik ve ticari ilişkilerin büyüklüğünün doğrudan bir hesaplaşmayı her iki ülke açısından da son derece maliyetli hale getirdiğini belirtiyor. ABD’nin İran ile ticari ilişkilerini sürdüren Çinli kişi veya şirketlere yönelik yeni yaptırımlar uygulaması da karmaşık ekonomik hesapları beraberinde getiriyor. Çin’in Washington karşısındaki en önemli kozlarından biri ise askeri teknolojilerden yüksek teknoloji ürünlerine ve hassas sanayilere kadar çok sayıda sektörde kullanılan kritik mineraller ve nadir toprak elementleri. Çin’in yaklaşık 17 kritik mineral üzerindeki güçlü konumu, Pekin’e Washington karşısında önemli bir ticari ve stratejik baskı aracı sağlıyor. Bu nedenle ABD’nin Çin bağlantılı taraflara uygulayacağı yaptırımların Pekin’in karşı hamleleriyle karşılaşabileceği, bunun da iki büyük gücü belirli alanlarda karşılıklı anlayışlar, istisnalar veya yeni ekonomik uzlaşmalar geliştirmeye zorlayabileceği değerlendiriliyor.
Washington’ın faturası yalnızca dolar değil
Savaş ABD açısından da maliyetsiz olmadı. Altı ay süren operasyonlarda büyük miktarda mühimmat ve özellikle hava savunmasında kullanılan önleme füzeleri tüketilirken, bölgeye gerçekleştirilen askeri yığınak, kuvvetlerin konuşlandırılması ve kesintisiz operasyonların sürdürülmesi Washington’a önemli bir mali yük getirdi. Ancak ABD’li siyasi kaynaklara göre ABD açısından asıl maliyet yalnızca kullanılan mühimmatın veya askeri operasyonların parasal karşılığı değil. Washington’ın karşı karşıya olduğu en büyük stratejik maliyetlerden biri, Orta Doğu’nun dışından bölgesel düzen kurabilme ve bunu sürdürebilme kapasitesinin sorgulanmaya başlanması. Siyasi kaynaklara göre savaş, Orta Doğu ülkelerini güç dengelerini yeniden değerlendirmeye ve bölgenin yeni gerçeklerini daha fazla dikkate almaya yöneltti. Bu durum bölgesel devletlerin güvenlik ve dış politika hesaplarında dış aktörlerden ziyade bölge içindeki güç dengelerine daha fazla ağırlık vermesine yol açarken, ABD’nin onlarca yıldır bölgedeki temel belirleyici aktörlerden biri olarak sahip olduğu pozisyonun geleceğine ilişkin yeni tartışmaları da beraberinde getiriyor.
İran’ın askeri kapasitesinin yüzde 80’i mi yok edildi?
İran’ın altı aylık bilançosuna ilişkin daha sert değerlendirmeler de bulunuyor. Habertürk’e açıklamada bulunan ABD’nin yıllarca bölgede görev almış ve Cumhuriyetçi kantla yakın bir dış politika belirleyicisi askeri diplomatının değerlendirmesi önemli, ABD Başkanı Donald Trump’ın stratejisinin İran yönetiminin ayakta kalmasını sağlayan üç temel unsuru hedef aldığını savunuyor: liderlik kadrosu, askeri kapasite ve mali kaynaklar. Demokrat kaynağa göre Amerikan saldırıları İran’ın askeri liderliğine, lojistik altyapısına, tedarik zincirlerine ve askeri sanayi kapasitesine ağır zarar verdi ve İran yönetiminin askeri kapasitesinin yüzde 80’e varan bölümü tahrip edilmiş olabilir. kaynak, askeri baskının yaptırımlarla birlikte devam etmesinin Tahran’ın savaşı sürdürebilmesi için ihtiyaç duyduğu mali ve teknolojik kaynaklara ulaşmasını giderek zorlaştırdığını, İran yönetiminin kapasitesi önemli ölçüde sınırlandırılmış bir silahlı güce dönüşmeye başladığını ileri sürüyor. Savaşın etkilerinin İran ekonomisinde de giderek daha fazla hissedildiğini belirten eski Cumhuriyetçi diplomat ve şimdilerin önemli siyasi ismi olan kaynak, mali kriz, üretim üzerindeki baskılar ve gelir kayıplarının Tahran yönetiminin karşı karşıya bulunduğu sorunları derinleştirdiğini, siyasi ve ideolojik sertleşmenin ise ekonomik sorunları çözmek veya halkın yaşam koşullarını iyileştirmek için tek başına yeterli olmayacağını savunuyor.
Orta Doğu’nun güç dengeleri yeniden yazılıyor
Savaşın herhangi bir nihai anlaşmaya ulaşmadan devam etmesi, Orta Doğu’da çatışma öncesindeki dengelerden farklı bir tablo ortaya çıkarıyor. İran, maruz kaldığı ağır askeri ve ekonomik kayıplara rağmen ABD ile yürüttüğü savaş karşısında ayakta kalmayı başarırken, Washington açısından temel soru ABD’nin sahip olduğu büyük askeri üstünlüğü kalıcı siyasi sonuçlara dönüştürüp dönüştüremeyeceği üzerinde yoğunlaşıyor. ABD’li diplomatik ve askeri kaynaklara göre gelişmeler Orta Doğu’yu dış müdahaleye daha az, bölge ülkelerinin kendi güçlerine ve aralarındaki dengeye daha fazla dayanan yeni bir güç mimarisine doğru itiyor. Bu değerlendirmeye göre İran’ın bölgesel denklemdeki konumu bazı açılardan savaş öncesine kıyasla daha güçlü hale gelmiş olabilir ancak bu durum İran’ın mutlak bir bölgesel üstünlük elde ettiği anlamına gelmiyor. Ortaya çıkan yapı daha çok hiçbir tarafın tek başına belirleyici olmadığı, bölgesel devletlerin birbirlerini dengelemeye çalıştığı ve Washington’ın bölgesel düzen üzerindeki etkisinin yeniden sorgulandığı yeni bir güç denklemine işaret ediyor.
İsrail için savaşın başka bir faturası: Stratejik yalnızlık
Altı aylık savaşın sonuçlarından biri de İsrail’in Orta Doğu’daki stratejik konumuna ilişkin tartışmalar oldu. ABD’li diplomatik ve askeri kaynaklara göre savaş, İsrail’in kendisini bölgenin tartışmasız ve baskın konvansiyonel askeri gücü olarak kabul ettirme hedefini zayıflatmış durumda. İsrail’in önümüzdeki dönemde daha büyük bir stratejik yalnızlıkla karşılaşabileceğini belirten kaynaklar, bunun ABD-İsrail ilişkilerinin değişen niteliği ve bölgesel güç dengelerinin yeniden şekillenmesiyle aynı döneme denk geldiğine dikkat çekiyor. Bu nedenle ABD-İran savaşının sonuçları yalnızca Washington ile Tahran arasındaki güç mücadelesini değil, İsrail’in bölgesel konumunu ve ABD’nin İsrail üzerinden yürüttüğü bölgesel caydırıcılık stratejisinin geleceğini de yeniden tartışmaya açmış durumda. Bu durumda ABD’de çokça konuşulan bir başlık var. ABD’de İsrail için bundan sonraki süreçte çok büyük rakamlar harcamak zorunda kalacak. Ve İsrail’i korumak hiçte kolay olmayacak. ABD’de en çok korkulan senaryo, İsrail’in Türkiye’yi çok kızdırdığı ve iki ülke arasında bir kıvılcımın İsrail’i geri dönülmez bir boşluğa sürükleyeceği… Hatta İsrail’in böyle bir savaşa girmesi durumunda tüm kazanımlarını kaybedeceğine kesin gözü ile bakılıyor.
Altı aylık hesap: Kazanan belirsiz, kaybeden çok
Altı ayın ardından savaşın bilançosu basit bir “kazanan-kaybeden” denklemine sığmayacak kadar karmaşık görünüyor. İran ciddi askeri ve ekonomik kayıplara uğradı ancak savaşma ve saldırı düzenleme kapasitesini tamamen kaybetmedi; ABD ise açık bir askeri üstünlük sergilemesine rağmen bu üstünlüğü, en azından şu ana kadar, savaşın başlangıcında ortaya koyduğu bütün stratejik hedefleri kesin biçimde gerçekleştirecek bir sonuca dönüştüremedi. Analist Ahmed Al Haşim’e göre her iki taraf da savaşın ilk altı aylık bölümünden ellerinde hâlâ önemli baskı araçları bulunarak çıktı ancak iki taraf da ağır bedeller ödedi. Üstelik faturanın önemli bir bölümü savaşın doğrudan tarafı olmayan ülkelere kesildi; enerji piyasalarının bozulması, ticaret maliyetlerinin yükselmesi ve uluslararası deniz taşımacılığının aksaması nedeniyle küresel ekonomi de ABD-İran çatışmasının bedelini ödüyor.
ABD’li Diplomatik ve askeri kaynaklar, askeri ve ekonomik baskının İran yönetimini giderek büyüyen bir iç sınavla karşı karşıya bıraktığını düşünürken, savaşın sonuçlarının yalnızca İran’ın geleceğiyle ilgili olmadığını, aynı zamanda ABD’nin Orta Doğu’daki nüfuzunun geleceği ve bölgenin yeni güç dengeleri konusunda kapsamlı bir tartışmanın kapısını açtığını değerlendiriyor.
Amerika vurdu, İran direndi; hesap dünyanın önünde kaldı
Altı ay önce füzeler, hava saldırıları ve askeri operasyonlarla başlayan ABD-İran hesaplaşması bugün giderek daha fazla ekonomik yaptırımlar, enerji güvenliği, Hürmüz Boğazı, Çin faktörü ve bölgesel güç dengeleri üzerinden şekilleniyor. Washington İran’ın askeri ve nükleer altyapısına ağır darbeler indirdi ancak Tahran’ı tamamen etkisiz hale getiremedi; İran savaşı sürdürme kapasitesini korudu ancak bunun karşılığında askeri altyapısından ekonomisine kadar son derece ağır bir bedel ödedi. ABD askeri üstünlüğünü gösterdi ancak bunu henüz kesin bir siyasi zafere çeviremedi; İran ağır yara aldı ancak teslim olmadı; Hürmüz küresel ekonominin kırılganlığını yeniden gösterdi; Çin enerji ve yaptırım denkleminin içine daha fazla çekildi; İsrail’in bölgesel konumu yeniden tartışmaya açıldı ve Orta Doğu ülkeleri savaş sonrası güç mimarisinin nasıl kurulacağını hesaplamaya başladı. Dolayısıyla altı ayın sonunda savaşın hesap defteri henüz kapanmış değil. Bundan sonraki süreçte belirleyici olacak mesele, Washington ile Tahran’ın ellerinde kalan askeri, ekonomik ve diplomatik kozları bir siyasi anlaşmaya mı, yeni bir caydırıcılık düzenine mi yoksa daha uzun ve maliyetli bir savaşa mı dönüştüreceği olacak. Çünkü ortaya çıkacak yeni Orta Doğu düzenini yalnızca hangi tarafın daha fazla füze attığı veya daha fazla hedef vurduğu değil, savaş meydanında elde edilen sonuçların diplomasi masasında neye dönüştürülebildiği belirleyecek. Altı aylık bilançonun ironik özeti ise değişmedi: Washington zafer ilan edecek sonucu henüz bulamadı, Tahran yenilgiyi kabul edecek noktaya gelmedi; dünyanın geri kalanı ise iki taraf hesaplaşırken faturayı çoktan ödemeye başladı.
Hürmüz’ün faturası ağır geldi: Körfez şimdi “boğazsız” bir gelecek arıyor
Altı aydır bölgedeki ticaret ve enerji akışını sarsan savaş, Körfez ülkelerine onlarca yıldır bilinen ancak ertelenen bir gerçeği yeniden hatırlattı: Dünya petrol akışının yaklaşık yüzde 20’sinin geçtiği Hürmüz Boğazı’na bağımlılık, artık yalnızca jeopolitik bir risk değil, doğrudan ekonomik güvenlik meselesi. Körfez başkentleri şimdi yüz milyarlarca doları bulabilecek liman, boru hattı, demiryolu ve lojistik yatırımlarıyla Hürmüz’e alternatif güzergâhlar oluşturmaya hazırlanıyor.
Bölgedeki savaşın küresel ticaret haritasında yarattığı değişiklikler, Körfez ülkelerini yatırım stratejilerini yeniden gözden geçirmeye zorluyor. Enerji boru hatlarından limanlara, demiryollarından kara lojistik merkezlerine kadar uzanan yeni altyapı projelerine daha fazla sermaye yönlendirilmesi planlanırken, temel hedef gelecekte yaşanabilecek benzer krizlere karşı Körfez ekonomilerinin dayanıklılığını artırmak. Diplomatik ve sektörel kaynaklara göre son altı ayda yaşanan gelişmeler, Körfez ülkelerinin Hürmüz Boğazı’na ne ölçüde bağımlı olduğunu bütün açıklığıyla ortaya koydu. Dünya petrol akışının yaklaşık yüzde 20’sinin geçtiği boğaz, onlarca yıldır İran’ın deniz trafiğini kesintiye uğratma tehditlerinin merkezinde bulunuyordu. Ancak bu kez teorik risk fiili bir ekonomik krize dönüştü. Hürmüz üzerinden geçişin son altı ayın büyük bölümünde ciddi biçimde aksaması, bölgenin enerji ihracatçısı ülkelerini milyarlarca dolarlık yeni yatırım taahhütlerine yöneltti. Üstelik bu dönüş
Bu içerik hazırlanırken faydalanılan kaynaklar: haberturk.com